Bize Plan Değil, Pilav Lazım!

Türk toplumsal hafızası, “planlama” kavramı etrafında dönen derin bir paradoksu barındırır. 

Bir yanda “İnce eleyip sık dokumak” gibi titizliği öğütleyen, “Eşeği sağlam kazığa bağlamak” veya “Önce tedbir, sonra tevekkül” diyerek riski minimize etmeyi öneren köklü bir sağduyu kültürü vardır. Atalarımız, “Yazın başı pişenin, kışın aşı pişer” diyerek uzun vadeli hazırlığın önemini vurgulamış; “Hesapsız kasap, ya bıçak kırar ya masat” uyarısıyla stratejisiz iş yapmanın hüsranla sonuçlanacağını hatırlatmıştır. Hatta “Ak akçe kara gün içindir” mantığı, makroekonomik bir ihtiyat planlamasının halk dilindeki en yalın özetidir.

Ancak bu güçlü öğüt birikimine rağmen, özellikle bugünlerde uygulamada genellikle “hareketin kendisi”, planın önüne geçer.

Tarihimiz aslında planlamanın hayati önemini kanıtlayan devasa örneklerle doludur. Osmanlı İmparatorluğu’nun yüzyıllar süren sefer hazırlıkları, lojistik ağların kurulması ve menzil teşkilatının sistematik işleyişi, tesadüfi bir başarının değil; aylar, hatta yıllar süren titiz bir planlamanın sonucudur.

Benzer şekilde, elde avuçta hiçbir maddi imkânın kalmadığı bir dönemde Mustafa Kemal Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nı sadece cesaretle değil, her aşaması ince elenip sık dokunmuş bir stratejik deha ile kazanmıştır. Sakarya Meydan Muharebesi’nden Büyük Taarruza kadar her operasyon; askerin iaşesinden cephane sevkiyatına uzanan en ince ayrıntısına dek planlanmış, yönetilmiş ve sonuçlandırılmıştır. Cumhuriyet’in ilanından sonraki kalkınma hamleleri de “kervan yolda düzülür” mantığıyla değil, beş yıllık sanayi planları ve kurumsal yapılanmalarla temellendirilmiştir.

Bu tarihi gerçeklere rağmen bugün biz, bireyler ve şirketler olarak daha çok “pilav yemeyi” ve “kervan düzme” kültürünü tercih ediyoruz.

Bu durumun siyasi tarihimizdeki en kristalize örneği, 1969 seçimlerinde yaşanmıştır. CHP, “Düzen Değişikliği” programıyla akademik ve bürokratik bir “planlama” vadederken; Süleyman Demirel’in halkın somut ihtiyacını merkeze alan “Bize plan değil, pilav lazım” çıkışı, teorik hazırlığı “karın doyurmayan bir oyalama” gibi sunmuş ve seçimi kazandırmıştır. Bu söylem, Türk insanının “Tedbirde kusur eden, takdire bahane bulur” düsturunu bildiği halde, “pragmatizme”

Planlama, statükoyu ve beklemeyi simgelerken ‘pilav’ ise anlık sonucu ve icraatı temsil ederek sandıkta karşılık buldu. Halkın gözünde plan, çoğu zaman ertelenen bir vaadi; pilav ise doğrudan sonucu temsil etti. Sandıkta kazanan da sonuç vaadi oldu.

Ancak unutulan şudur ki: İyi bir planlama yapılmadan pişirilen pilavın ya suyu eksik kalır ya da dibi tutar.

Toplumsal karakterin bir rengi haline gelen bu “doğaçlama başarı” tutkusu, günümüzde kendini “Taktik maktik yok; bam, bam, bam” gibi sloganlarda ve “Kervan yolda düzülür” mantığında bulur. Modern iş dünyasında bu yaklaşım, kriz anlarında bir hayatta kalma avantajı sağlasa da, operasyonel hazırlıksızlık nedeniyle projenin orta yerinde “bıçak kırma” (kaynakları ve imkanları hesapsızca tüketme) riskini beraberinde getirir.

Batılı şirketler aylar süren analizler yaparken Türk girişimcilik ekosisteminde “Hele bir başlayalım, gerisi gelir” hızıyla yola çıkılması, kısa vadeli başarılar getirse de kurumsallaşmanın önündeki en büyük engeldir. Öte yandan Türk toplumunun kriz anlarında gösterdiği çeviklik, doğaçlama becerisi ve hızlı adaptasyon kabiliyeti küçümsenmemelidir. Depremden ekonomik krizlere, ani operasyonel değişimlerden sahadaki pratik çözümlere kadar birçok durumda bu refleksif hareket kabiliyeti önemli avantajlar sağlamıştır.

Sorun, bu reflekslerin stratejinin yerine geçmesidir. Oysa kalıcı başarı; esnekliği plansızlıkla değil, sağlam bir sistemin içinde yönetebilmekten geçer. Zira “Önünü ardını düşünmeden” atılan her adım, aslında gelecekteki “pilavın” bereketinden çalmaktadır.

Sonuç olarak, “Bize plan değil, pilav lazım” anlayışı anlık açlığı bastırsa da, sürdürülebilir bir refah için planlama hayati bir zorunluluktur.

Kalite kontrol ve standardizasyon gibi süreçleri “işi yavaşlatan bürokrasi” olarak görmek, bizi uzun vadede daha maliyetli revizyonlarla karşı karşıya bırakır.

Miras kalan atasözlerinin ve şanlı tarihimizin öğütlediği disipline geri dönmek; “Eşeği sağlam kazığa bağlamadan” yola çıkmamayı öğrenmek zorundayız.

Gerçek bir başarı hikayesi için doğaçlama yeteneğimizi, Zaferler kazanan Fatih Sultan Mehmet, Kanuni Sultan Süleyman, Yavuz Sultan Selim ve Atatürk’ün yaptığı gibi, sağlam ve stratejik bir planın hizmetine sunmalıyız. Çünkü plansız bir sofrada pilav, bugün olsa da yarın garantide değildir.

Peki, bugün niçin böyle olduk?

Yaşadığımız belirsizlikler, belki, bizi “uzun vadeli inşa etmek” yerine “günü kurtarmaya” mahkûm etti. Plan yapmanın güven gerektirdiği bir ortamda, belirsizlik arttıkça strateji yerini hıza, disiplin yerini kurnazlığa bıraktı; sonuçta yarını düşünmek bir lüks, anı yakalamak ise tek hayatta kalma becerisi haline geldi.

Aslında mesele bir zekâ eksikliği değil; uzun yıllar boyunca belirsizlik içinde gelişmiş bir refleks kültürüdür. Çünkü kuralların, ekonomik dengelerin ve gelecek beklentilerinin sık değiştiği toplumlarda insanlar strateji değil, hızlı uyum becerisi geliştirir.

İnsanlar, belirsiz toplumlarda vizyon yerine refleks geliştirir. Uzun vadeli inşa yerine kısa vadeli hayatta kalma becerileri öne çıkar. Böylece plan yapanlar değil, hızlı manevra yapanlar ödüllendirilir. Refleksler, toplumları ayakta tutabilir ama sürdürülebilirlik için planlama gerekir.

Bu Yazıyı Paylaş:

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir